Bir adet İstanbul’a da alsak ya şuradan?

Jorge Luis Borges - Sonsuz Gül

Bizde bayram böyle geçiyor. Yabancı memleket :(

Giverny semaları altında. Ne yaşamışsın be Monet.

Monet’nin evini gezip hayalleri gerçekleştirdik.

Gece vakti hoşlanıyoruz kendisinden.

Gece vakti hoşlanıyoruz kendisinden.

Hiç eksik kalamazdık çünkü. Kilidimi de astım anahtarını da nehire attım. 89. günün şerefine, sayısını unutacağımız kadar gün geçmesi dileğiyle.

Hiç eksik kalamazdık çünkü. Kilidimi de astım anahtarını da nehire attım. 89. günün şerefine, sayısını unutacağımız kadar gün geçmesi dileğiyle.

"Hayat kısa,/ Kuşlar uçuyor"

Evet, 5. sayımızı baskıya yollamışken 4. sayı yazısını paylaşmadan içim rahat etmedi. Bu ay yurt dışında olmam nedeniyle işlerle ilgilenemesem de hiç laf etmeyerek “en tatlı editör” ödülünü yine Seçil kazandı.

image

"Bugün anılarda Erzincan’dan büyük bir bahçenin içinde büyük bir ev kaldı."

                Nüfusa kayıtlı ismiyle Cemalettin Seber, edebî hafızalarımıza kazılı ismiyle Cemal Süreya, Hüseyin Bey ve Güllü (Gülbeyaz) Hanım’ın dört çocuğunun en büyüğü ve ailenin de ilk erkek çocuğu olarak 1931 yılında Erzincan’da doğar. Tek erkek çocuk olması nedeniyle tüm ilgi üzerindedir. “Prens gibiydim. El üstünde tutulurdum.” diye anlattığı bu dönemi altı yaşına kadar devam eder. Bu masalsı atmosfer ve ilgi yoğunluğu içinde edebiyata dair ilk adımlarını annesiyle atar küçük yaşta. Çok fazla öğrenim görmemiş olan Güllü Hanım’ın halk edebiyatına ilgisi ezber derecesinde fazladır. Hayli çelimsiz ve zayıf olan Cemalettin’e bir bardak süt içirebilmek için eşiğe çömelerek Kerem ile Aslı hikâyesini ezbere anlatır. Şairlik duygusunun ilk uyanışı olarak bu anı anımsar Cemal Süreya.

"Sürgündük. Göçebeliğin elverişli yanlarını da yitirmiş gibiydik.
Yanınızda göçmen olduk. Bir yerleşmişlik duygusu ki, hırkamız yazlık sinemada iliklenir”

(Siz Saatleri)

                1925’te Şeyh Sait ile başlayan 1937’de Dersim harekâtıyla süren Kürt ayaklanmalarında, ‘menfi’ olarak Batı illerine sürülen 500 bin kişiden biridir Cemal Süreya. Yerleşme ili olarak da Bilecik gösterilir. Zorunlu ikamet süresi ise 20 yıldır. Sürgün edilen aslında Hüseyin Bey’in ağabeyi Memo’dur. Ağabeyini yalnız bırakmak istemez Hüseyin Bey. Süreya, altı yaşında bindirildiği yük vagonunda tüm ailesiyle bir arada, masalsı günlerini geride bırakarak Bilecik’e doğru yol alır.

                O sürgün treninde yaşadıklarını, düşündüklerini, hissettiklerini hayatı boyunca beyninin, kalbinin acı ve özlem raylarında hep “yüklü” bir vagon barındırmıştır. Aradan geçen onca yıla rağmen unutamadığı o günleri, eşi Zuhal Tekkanat’a yazdığı “Onüç Günün Mektupları”nda da şöyle dile getirir: "Bizi bir kamyona doldurdular. Tüfekli iki erin nezaretinde. Sonra o iki erle yük vagonuna doldurdular. Günlerce yolculuktan sonra bir köye attılar. Tarih öncesi köpekler havlıyordu. Aklımdan hiç çıkmaz o yolculuk, o havlamalar, polisler. Duyarlığım biraz da o çocukluk izlenimleriyle besleniyor belki. Annem sürgünde öldü, babam sürgünde öldü."

                Sürgün zamanlarını bu kadar çok hatırlamasının nedeni sürgünün altıncı ayında “küçük kalbindeki kuş”u kaybetmesidir belki de. Annesi düşük yapmıştır, kanama durdurulamaz. “Ağlamadım, sızlamadım. Acısı içime oturdu.” diyerek anlattığı o günlerde henüz 7 yaşındadır. Her gün, cenazenin kaldırıldığı camiye gider, musalla taşının başında durur ve annesi için dua eder.

“Annem çok küçükken öldü

beni öp sonra doğur beni”

                Sevdiği her kadında annesini arayışları, bir fotoğrafı dahi kalmayan annesine dair hatıraları unutmamak için direnişleri… Şiirine, hayatına siner anne özlemi. Gülbeyaz Hanım’ın ölümünün üstünden 7 sene geçmesinin ardından, Esma Hanım ile evlenir Hüseyin Bey. Anne özlemine bu sefer üvey anne nefreti eklenir Süreya’nın. Anne şefkatini bulacağını sandığı Esma’yı Güz Bitiği şiirinin dizelerinde şöyle anlatır:

“Kuyuya sarkıtan kadın

saçından kavrayıp kız kardeşimi”  

                Kendisi parasız yatılı ile kurtulur bu şiddetten. Yine de içi elvermez evden habersiz kalmaya, ara ara kız kardeşlerini uzaktan uzağa izler. İzlemekle de yetinmediği anlar olur. Kız kardeşlerini dövdüğünü gördüğü zamanlar uzaktan uzağa taş atar Esma’ya.

                Parasız yatılı yıllarında da ilkokul yıllarında da eline ne geçerse okur Cemal Süreya. Küçük gazete parçaları da olsa, niteliksiz kitaplar da olsa “Okunmaz bu.” diye ayırmaz,  hepsini okur. Ama Dostoyevski’nin yerini ayrı tutar. 5 kere okur Karamazov Kardeşler’i. Çoğu söyleşisinde geçen bir cümle büyük Rus yazar ile ilişkisini anlatmaya yeter: “Dostoyevski’yi okudum, o gün bugündür huzurum yok.”

                Ortaokul birinci sınıfın bittiği yaz, yol yapımına giden karayolları ekibine katılan Cemalettin Seber, ilkokulda başlayan isim değiştirme fikrini nihayete kavuşturur. Yazara yakışır bir ad bulması gerekir; Cemalettin’i kısaltır, yanına Süreyya’yı ekler ve Cemal Süreyya Seber olur. Zamanla Seber soyadından da vazgeçer ve bir iddia sonucu soyadındaki “Y” harfini kaybedene kadar Cemal Süreyya olarak imzalar şiirlerini, yazılarını.

                Haydarpaşa Lisesi’ndeki yıllarına dair düşüncesini “Bazı silinmez anılarım var. Var da beni ben eden bir dönem değil orada geçirdiğim yıllar.” diye belirtir ilerleyen yıllarda. Oysaki üniversite yılları, “Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin koridorları” hayatında tam anlamıyla belirleyici bir rol oynar. Dört yılını etüt salonlarından uzak, kantine yakın bir şekilde geçirir. Yine de ilk iki yıl yabancılık duygusundan kurtulamaz ve kendi kendine mektuplar yazar. 

                Fakülte yılları sadece kendi kendine mektup yazmaz, ortaokul aşkı Seniha ile de mektuplaşmalara devam eder. 3. sınıfta Süreya’nın babasının itirazlarına rağmen evlenirler. İlk evlendikleri andan itibaren sorunlu bir ilişkileri vardır. Hatta Süreya’nın kendine hâkim olamayıp birçok kez eşine şiddet uyguladığı bir ilişkidir bu. Her şiddet uygulayışından sonra pişmanlığı en üst düzeyde yaşar. Kimi zaman bileklerini keser jiletle, kimi zamansa Porsuk Çayı’na atmaya kalkar kendisini. Ayçe adında bir kızları olur. Fakat Süreya, Seniha ile yaşadığı sorunlar nedeniyle kızıyla yakın olamaz. Hiçbir zaman da tam anlamıyla “baba-kız” ilişkileri olamaz.

                Peki ya “Bir tane kotarsam arkası gelir.” dedikten sonraki yazdığı ilk şiir? Mülkiye dergisinin 8 Ocak 1953 tarihli sayısında yayımlanır. Adı: Şarkısı Beyaz. Şair bu şiirini kitaplarına koymak istemez; ilk şiirlerine karşı tavrı, sonradan pişman da olsa, “kitaplara konulmaması” yönünde olur. Şair, “ilkel” bulur o şiirlerini.

“İlk şiirim yayımlanınca günlerce uyuyamadığımı anımsıyorum.”

                Mülkiye dergisi dışında birçok dergiye şiirler yollar o dönem. Melih Cevdet de övgüyle söz eder Cemal Süreya’dan. Sadece şiirle sınırlı kalmaz; şiirden daha çok düzyazı yazar. Mülkiye dergisinde sanat olaylarını özetler, edebiyata ilişkin eleştiriler yapar. Olaylarla, kişilerle yazılarında alay etmek ise en hoşuna giden şeylerden biridir.

Laleli’den dünyaya doğru giden bir tramvaydayız

Birden nasıl oluyor sen yüreğimi elliyorsun”

                (Üvercinka)

                Üvercinka: Bir kadın ismi. “Meşru duruma gelince ikisi de biter.” dediği o iki değeri -aşk ve şiir- birleştirip içine kattığı, 1957’de “kaba bir acemi olmayarak” çıkan ilk şiir kitabının ismi aynı zamanda. Süreya’nın Hasan Basri’ye 1955 yıllarında gönderdiği her mektupta “Başım dertte.” yazarak anlattığı Üvercinka, yıllarca ismini diğer herkesten sakladığı, onunla girdiği bir iddia uğruna soyadındaki “Y”den vazgeçtiği kadın. Hayatının sonuna kadar takipte kalır Üvercinka’yı.

                1955 yılının sonbaharında İstanbul’a Maliye Müfettişi Yardımcısı olarak atanır ve sanat hayatını en belirleyen dönemlerinin başlangıcı olur bu olay. “İkinci Yeni” tayfasının birçoğu ile tanışıklığı bu zamanda olur.

                1950’li yıllara gelindiğinde, 1940’larda Orhan Veli, Melih Cevdet ve Oktay Rifat’ın oluşturduğu Garip akımından sonra şiire yeni bir ses getirilmesi gerektiğine inanılır. Mehmet Doğan’a göre de “Eski şiirin imgesiz, derinliksiz, basit konuşma dilinden uzaklaşıp bir şiir diline varma çabası”dır bu akım. Doğrultusu önceden belirlenmemiş, ortak programı bulunmayan bir akım oluştururlar. İkinci Yeni’nin oluşumu, bu oluşumun açıklanması uzun bir zaman dilimini kapsar.

 “İkinci Yeni bir güvercin curnatasıdır. Ben en alçaktan uçuyorum. Avcılardan değil, arkadaşlarımdan korktuğum için.”

Cemal Süreya’nın “korktuğu arkadaşları”nı sıralamak ise hayli uzun bir liste oluşturur: Turgut Uyar, Edip Cansever, Sezai Karakoç, İlhan Berk, Ece Ayhan, Ülkü Tamer, Tevfik Akdağ, Seyfettin Başçıllar bu isimlerden birkaçıdır. 1956’da Pazar Postası’nda bir araya gelen bu şairlerin İkinci Yeni akımını oluşturduklarına dair ilk söylem Muzaffer Erdost tarafından ortaya atılır. İkinci yeni’nin isim babası odur denilebilir. Destekleyenler olduğu kadar eleştirenler de çok olur bu akımı. Kimisinde Garip akımından sonra kabullenememe durumu oluşur. Cemal Süreya son söyleşilerinden birinde İkinci Yeni’ye dair eleştirilere şöyle değinir: “Soldan faşist diyenler (Bezirci), sağdan ahlaksız diyenler, komünist diyenler… Yeteneksiz diyenler (Ö. F. Toprak)… Aynı yörüngede oldukları halde, belki de bilinçsizlikten kargış düzenler… Lanetlenip durduk.”

“Beynini mezara kâğıt içinde koydular. Başı dağıldığı için. Bunun dehşetini hiç unutamam.”

                “Sizin hiç babanız öldü mü?/ Benim bir kere öldü kör oldum” diye yazar Süreya ilk şiirlerinden birinde. O zamanlar eşi Seniha yüzünden tartışmıştır babasıyla, araları açıktır. Fakat 1957 yılının Haziran ayında, İkinci Yeni akımı, dergiler derken Cemal Süreya’yı derinden etkileyen o olay yaşanır: Trafik kazasında babasını kaybeder. Süreya ile babasının arası hiçbir zaman çok iyi değildir.Babası 15 gün yollardaysa kısa süre evde kalır. Annesinin ölümünün ardından babasının eve getirdiği ilk üvey anne de çocukluk günlerinin kâbusu olur. Hep bir mesafe olur aralarında babasıyla. Babasını kaybettikten sonra da gittiği kahvelerde sürekli babasının hayalini görür; ama hayalinde hep ondan uzak masalarda oturmaktadır.

"Ben ölmem batarım dergi gibi."

                Süreya’nın edebî hayatının şairlik ve yazarlıktan sonra gelen tamamlayıcı unsuru: Dergicilik. “Türkiye’de edebiyatın laboratuvarı dergilerdir.” dediği dergicilik laboratuvarına ilkokul dördüncü sınıfta, sınıf arkadaşı Altan ile birlikte girer.  “Dergiler; çıkar, yaşar ve ölür.” ona göre, sonsuzluğa giden bir maraton peşinde değildir. Üniversite yıllarında da aktif bir şekilde dergicilik yapar. İkinci Yeni’nin çıkış noktasının dahi bir dergi olduğu düşünülürse o dönemde yazarların dergi çıkarma işindene kadar aktif olduğu anlaşılır aslında. Papirüs ise uğruna memuriyeti bıraktığı, emekli sandığındaki 10 yıllık keseneklerini çekip onun basımı için harcadığı, bir kere battıktan sonra bıkmayıp ilerleyen yıllarda iki kere yeniden çıkardığı, evladı kadar sevdiği dergisidir.

                Papirüs 1960-1961 yılları arasında 4 sayı olarak çıkarken Süreya kendi ismini yazmaz dergiye. Hem memuriyetinin devam etmesi hem de askerliğinin bu döneme denk gelmesi nedeniyle yapar bunu. Derginin en verimli olduğu dönem ise 1965’te Süreya’nın memuriyeti bırakmasından sonra Haziran 1966 ve Mayıs 1970’i kapsayan dönemdir. Şöyle anlatır Süreya o dönemini: “Bir maceraya gireyim dedim, kalemimle geçineyim dedim –dergiler, gazeteler- Papirüs, 47 sayı… 12 Mart yayın hayatını durdurunca, aç kaldım, yeniden memuriyete döndüm.” Son dönemini de 1980-1981 arasını iki dergi çıkararak tamamlayan Süreya, 20 yıllık Papirüs serüvenini sonlandırır böylece.

                “Evliliğin aşkı kesin öldürdüğü kanısındayım… Kendi deneyimim için söylüyorum: Aşk meşru bir şey olamaz.” dese de hayatı boyunca 5 kere evlenip sayısız kez evliliğe giden yolda ilerlemiştir Süreya. Annesinin ölümüyle kaybettiği aile düzenine özlemi ve sevdiği kadınları kaybetmek istemeyişi ile gelen evliliklerini, evlilik hayatınıntekdüzeliğe girmesiyle bitirir özgür ruhlu şair. Bu eşleri içinde “meşru”luğunu kaybettikten sonra dahi hayatında olan kişi ise Zuhal Tekkanat’tır. 1967 Ağustos’unda başlayan evlilikleri kıskançlıklar, sorunlar ve araya başka bir kadınıngirmesiyle 1975 yılında biter. 1969 tarihinde, amcasının ismini verdiği, “Atamdır.” dediği Memo Emrah dünyaya gelir. Memo, Süreya’nın Tekkanat ile bağını koparmamasında önemli bir etken olur.

“Ölüyorum tanrım

Bu da oldu işte

Her ölüm erken ölümdür

Biliyorum tanrım.”

                Son yıllarında kendini alkole veren Süreya’nın hali gittikçe kötüleşmektedir. Stresinin asıl nedeni oğlu Memo’nun annesini de alarak Süreya’nın son eşi Birsen Hanım ile yaşadığı eve taşınmasıdır. 8 Ocak gecesi rahatsızlanan şair Haydarpaşa Göğüs Hastalıkları Hastanesi’ne kaldırılır. İsminin hastane kayıtlarına Cemalettin Seber olarak yazılmasını isteyen şair 9 Ocak’ta şeker komasından hayatını kaybeder. Süreya’nın ölümünden yedi ay kadar sonra, “Ona bir şey olursa intihar ederim.” dediği Memo Emrah yirmi bir yaşında, bir kaza kurşunuyla kendisini öldürür.

Onüç Günün Mektupları

Gönderen: Cemal Süreya

Adres: Kimi zaman ev, kimi zaman kahvehane köşesi; kısacası yazı yazmaya uygun bulunan her yer

Alıcı: Zuhal Tekkanat

Adres: SSK Okmeydanı Hastanesi’ndeki yatağı

                Zuhal Tekkanat ameliyat geçirir ve hastanede kalması zorunlu hale gelir. Bunun üzerine Ankara’da Maliye Tetkik Kurulu’nda görevli olan Süreya İstanbul’a gelir.  12-24 Temmuz 1972 tarihlerini kapsayan bu onüç günlük mektuplar, Süreya tarafından o güzel el yazısıyla, eşine moral vermek, onun şüphelerini ortadan kaldırmak, hayallerini, gündelik yaşamını anlatmak amacıyla yazılır.

                Kitabın önsözünde Erdal Öz şöyle yazar: “Gündelik yaşamın sıkıntıları içinde, bir yandan yaşam kavgası verirken, bir yandan da bütün boyutlarıyla şiiri yaşayan dar gelirli devlet memurunun uzun bir aşk mektubu.” Geçim sıkıntıları yaşamak Süreya’nın kaderidir. Papirüs’ün giderlerini karşılayamaz duruma geldiğinde tekrardan memuriyete dönen Süreya, 1972 yılında da hâlâ tam olarak belini doğrultabilmiş değildir.

                Lâkin bütün bu sıkıntılar içinde en çok değindiği, hasretini çektiği şey bir kız çocuk. İsmi de daha doğmadan bellidir bu kız çocuğunun: Elif Zeyno. Şöyle dile getirir bu bitmek bilmeyen isteğini de: “Elif diye bir kızımız olsun. Romantik bir filmin gösterildiği bir sinema dönüşü olsun o da. Ya da bale dönüşü.” Bu kız çocuğu, şair için evlilikteki aşkın bitmediğinin göstergesi gibidir. Ailesinden kopuk yaşamış bir insan olan Süreya’nın hayalini, eşiyle ve çocuklarıyla güzel bir aile ortamı süsler ve bu aile hayatı içinde “köksüz”lüğünü unutmak ister.

“Anam sürgünde öldü, babam sürgünde öldü. Memo’ya ve sana duyduğum sevgide bu ölümleri de, bu köksüzlükleri de değerlendirmelisin. Aşkımın tandırdan yeni çekilmiş bir yufka gibi her dem sıcak ve taze olduğunu anlamalısın. Yüksek öğrenim yıllarımda Başkent sokaklarında ceplerimi ellerimle doldurarak yürürken ilerde bir karım olacağını, çocuklarım olacağını düşünürdüm. Yüzsüz, bedensiz bir şeydi bu kadın; bir gölge gibi düşlerimin arasından sıyrılır, geçer giderdi zaman zaman. Sensin o kadın. O çocuklar Memo ile Elif.”

                Bu mektuplar sevda sözleriyle donatır “yüzüğünden öptüğü” kadının etrafını. Endişeleri, kıskançlıkları yok edecek bir sürü söz sarf eder, umut verir. “Akşamları eve döneyim, kapıyı sen aç…” olur isteği. Ciddi bir ameliyattan çıkmış, felç kalma ihtimali olan bir kadını hayata bağlamak için kaleminden geleni ardına koymaz Süreya. En güzel aşk sözlerini, aşk şiirlerini bu mektuplara saklar.

                “Ve bir gün Türk dil kurumu gibi birleşmemizin 40. yıldönümünü kutlayacağız. Mutlaka!” cümlelerini barındıran mektuplar, Türk Dil Kurumunun 40. yıldönümü nedeniyle üyelerine dağıttığı bloknot kâğıtlarına yazılır. Her sayfanın üstünde Türk Dil Kurumu’nun basılı başlığı vardır. Mektupların özel, gizli oluşunun verdiği çekiciliğin ötesinde bir şey daha var bu mektuplarda; düzyazıdaki üstünlüğünü de kanıtlar gibidir Süreya. Her cümlesi, her kelimesi özenle seçilmiş, şiir gibi mektuplar kalır on üç günün ardından.

“Sevmek ne uzun kelime!”

Kaynakça:

  1. Hızlan, D. (Ed.) (2011). Cemal Süreya. Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı.
  2. Duruel, N. (Haz.) (2003). A’dan Z’ye Cemal Süreya. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları
  3. Cengiz, M. (2012). Cemal Süreya, İkinci Yeni Bilincinin Kurucu Gücü. İstanbul: Şiirden Yayıncılık
  4. Süreya, C. (2011). Onüç Günün Mektupları. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları
  5. Süreya, C. (2012). Günler. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları
  6. Süreya, C. (2013). “Güvercin Cunatası” Konuşmalar, Soruşturma Yanıtları. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları
  7. Süreya, C. (2008). Sevda Sözleri. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları
  8. Akdamar, V., Tekkanat Z. (Haz.) Cemal Süreya 20 Yaşında. İstanbul: Artshop
  9. Erdost, M. İ. (2004) Üç Şair. Ankara: Onur Yayınları
  10. Perinçek, F., Duruel, N. (1995). Cemal Süreya Şairin Hayatı Şiire Dahil. İstanbul: Kaynak Yayınları
  11. İlhan, N. (2010). Cemal Süreya (Hayatı, Edebî Fikirleri Ve Şiiri). (Yayımlanmamış doktora tezi). Atatürk Üniversitesi/Sosyal Bilimler Enstitüsü/Türk Dili Ve Edebiyatı Anabilim Dalı, Erzurum.

4. sayı pdfi: http://issuu.com/selimbekta/docs/temmuz_2013

"Keşke burada olsaydın." isimli eserimle tanışın.

"Keşke burada olsaydın." isimli eserimle tanışın.

Bir de İspanyolca öğrensek ne güzel olacak.

2760 km

Her gece oturup ağlayasım geliyor özlemekten. Ağlasam sanki biri elimden tutup ona götürecek diye düşünüyorum. Kimse götürmüyor, işin en kötü yanı da o. Ama ben çok yoruluyorum özlerken. Yorulurken seviyorum. Severken özlüyorum. Özlerken yoruluyorum… Kısır döngüden çıkamıyoruz 2 aya yakın bir zamandır.

Bu kadar çok kilometre mi olurmuş iki insan arasında? Her şeyin de bir sınırı var.

Hiçbir sorunu çözemiyorsunuz bu kadar uzaktan, bir de o var. Hep mış gibi oluyor. Rica ediyorum şu 1 ay bitsin. Döneyim İstanbul’a da göreyim artık.
Adamlar haklıymış.

Adamlar haklıymış.

Ne güzel geldi yine sakinliği.

Saatlerdir mutlanma nedenimi size söyleyeceğim şimdi:

http://eskikitaplarim.com

Bulamadığım bir sürü e-kitabı buldum sonunda, saatlerdir dergi yazılarını okumaktan vakit buldukça burada dolanıp duruyorum.