2760 km

Her gece oturup ağlayasım geliyor özlemekten. Ağlasam sanki biri elimden tutup ona götürecek diye düşünüyorum. Kimse götürmüyor, işin en kötü yanı da o. Ama ben çok yoruluyorum özlerken. Yorulurken seviyorum. Severken özlüyorum. Özlerken yoruluyorum… Kısır döngüden çıkamıyoruz 2 aya yakın bir zamandır.

Bu kadar çok kilometre mi olurmuş iki insan arasında? Her şeyin de bir sınırı var.

Hiçbir sorunu çözemiyorsunuz bu kadar uzaktan, bir de o var. Hep mış gibi oluyor. Rica ediyorum şu 1 ay bitsin. Döneyim İstanbul’a da göreyim artık.
Adamlar haklıymış.

Adamlar haklıymış.

Ne güzel geldi yine sakinliği.

Saatlerdir mutlanma nedenimi size söyleyeceğim şimdi:

http://eskikitaplarim.com

Bulamadığım bir sürü e-kitabı buldum sonunda, saatlerdir dergi yazılarını okumaktan vakit buldukça burada dolanıp duruyorum. 

5. sayımız için bu sefer çok daha heyecanlıyım. Her sayıda artan bir heyecan grafiğine sahibiz. Teşekkürler Peyniraltı. Teşekkürler Paris dosyası. 

5. sayımız için bu sefer çok daha heyecanlıyım. Her sayıda artan bir heyecan grafiğine sahibiz. Teşekkürler Peyniraltı. Teşekkürler Paris dosyası. 

"Oturdum ellerimle sana sarma sardım" adlı şarkımın klibinden daha önce hiçbir yerde yayımlanmamış kareler…

"Oturdum ellerimle sana sarma sardım" adlı şarkımın klibinden daha önce hiçbir yerde yayımlanmamış kareler…

Fazlasında Gözü Olmayan Bir Yazar: Yusuf Atılgan

           Yusuf Ziya Atılgan, resmi kayıtlardan 1 ay 28 gün önce, yani 27 Haziran 1921 olarak söyler doğum tarihini. İlk ve orta öğrenimini Manisa’da tamamlar. Lise için yatılı olarak gittiği Balıkesir’de kaldığı süre boyunca çarşıda kiralık kitap veren kitapçıdaki tüm romanları okur. Böylece küçük şehrin olanaksızlıkları, edebiyatımızın en önemli yazarlarından birinin doğuşunda bir temel taşı oluşturur.  Yazarın, üniversite eğitimi için İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ni seçmesinin sebebi ise öğretmenlik tutkusudur. Zaten ölümünden bir buçuk yıl önce Refik Durbaş bir konuşmada Yusuf Atılgan’a "Dünyaya bir daha gelseydin yine roman mı yazmak isterdin?" diye sorar. Yanıt kesin bir biçimde ”Öğretmen olmak isterdim. Öğretmenliği çok sevmiştim.” olur. Babasının okul parasını karşılayacak imkânı olmadığını söylemesi üzerine Askerî Öğretmen Okulu’na gider.  Yazarlığında büyük etkisi olduğunu ileri sürdüğü Tanpınar’ın 3 sene boyunca öğrencisi olur bu dönemde. Lisede olduğu gibi yine şiir ve öykü yazar üniversite yıllarında da. Bazı günler 4-5 sayfalık şiirler yazdığı bile olur, sonradan yırtar veya yakar bunları; içine bir türlü sinmeyen yazılarını az kişiye okutur, gözlerden ırak eserler oluşturur bu dönemde. Tam bir sinema tutkunu olduğundan, bu yıllarda güzel filmleri de kaçırmadan sinemayı takip eder kardeşi Turgut Atılgan ile birlikte.

           Okulu bitirdikten sonra 6 aylık bir eğitim için Ankara’da bulunur. Oradan da Akşehir’deki Maltepe Askeri Lisesi’ne öğretmen olarak atanır. Mesleğe başladıktan 10 ay sonra polis yakasına yapışır ve bir sürü soruşturma geçirir. 10 aydan biraz fazla hapiste yatan Atılgan, 25 Ocak 1946’da serbest bırakıldığında o çok sevdiği öğretmenlik hakkı da elinden alınır ve köyüne dönüp babasından devraldığı çiftçiliğe devam eder. Annesi ile birlikte çiftçilik yaparak hayatını devam ettirirken 1949 yılında annesinin sevdiği ve ona yardımcı olan köyün yoksul bir kızıyla, Sabahat Hanım ile evlenir. Bir süre sonra topraklarını bir ortakçıya bırakma gereksinimi duyar; çünkü eski tutkuları depreşmiştir. Okuyor, yazıyor, sinemaya gidiyordur yine. Bu dönemde kazandığı para köydeki harcamalarına ancak yeterken şöyle diyor;

           "Fazlasında gözüm yoktu."

           O yılların “köylüsü” Yusuf Atılgan, kahvede kâğıt (ama yenilince kızan), gençlerle futbol (yanlışlıkla topa vuracağına oyuncuya vurduğunda oyunu bırakıp özür dileyen bir oyuncu olarak) oynamakta, sık sık sinemaya gitmekte ve geceler boyu kitap okumaktadır (okutmaktadır da). Bunun dışında yaptığı bir diğer iş ise: Yazmak. Yazmak onun en ciddi işi olur. Artık yazmadan duramıyor, yazmaya kâğıt kalemle başlamıyor; önce kafasında yazmak, bitirmek ve ardından olağan haliyle, dokunmadan yayımlatma huyunu da bu yıllarda ediniyor.

            1955 yılına gelindiğinde Tercüman Gazetesi bir öykü yarışması açar ve kardeşi Turgut Atılgan ile kayınbiraderi Nevzat Çorum, gözlerden uzak münzevi bir hayat yaşayan bu edebiyat tutkununa yarışmaya katılması için ısrar eder. Israrları üzerine “Evdeki” adlı öyküsünü Nevzat Çorum, “Kümesin Ötesi” adlı öyküsünü ise Ziya Atılgan ismi ile yarışmaya yollarlar. Nitelikli bir seçici kurulun değerlendirdiği iki hikâyesinden “Evdeki” isimli hikâyesi birinciliğe hak kazanırken diğer öyküsü yedinci olur. Fakat meçhul yazarımız çıkıp da “Bunları yazan benim.” demez, ödülünü de almaya gitmez. Yine köyünde oturur ve yüzlerce öykünün arasından kendi yazdıklarının derece aldığını öğrenmek, onun için yeterli olur. Üstelik sanat görüşleri birbirinden çok farklı kişilerden oluşan seçici kuruldan alınmış bir derece… Dolayısıyla gazete ve okurlar nezdinde meçhul yazar olarak kalır. Ne zamana kadar? 1958 yılında Cumhuriyet gazetesinin düzenlediği Yunus Nadi Roman ödülünü Aylak Adam romanı ile Yusuf Atılgan adı ile alana dek. 

                Halide Edip Adıvar, Azra Erhat, Sabahaddin Eyüboğlu, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Orhan Kemal, Behçet Necatigil, Vâlâ Nureddin, Haldun Taner ve Cevad Fehmi Başkut’tan oluşan seçici kurul 27 Haziran 1958 Cuma günü toplanarak kararını verir. 28 Haziran 1958 günkü Cumhuriyet gazetesinde, birinciliği Fakir Baykurt’un yazdığı “Yılanların Öcü”, ikinciliği Yusuf Atılgan’ın “Aylak Adam”ı, üçüncülüğü de Ömer Sakıp’ın “Ne Ekersen” adlı romanlarının kazandığı açıklanır.

                Aylak Adam, 1959 yılında Varlık Yayınları tarafından kitaplaştırılır. Hemen gazetelerde, edebiyat dergilerinde kitap üstüne yazılar yayımlanır. Ama Yusuf Atılgan’ın başka bir beklentisi vardır o dönemde: Romanının gazetede tefrika edilmesi. Gazete, birincilik ve üçüncülük kazanan romanları tefrika ettiği halde Aylak Adam’ı etmemiştir. Buna çok şaşırır. Özetlenmesi zor bir roman, açıklanması, anlatılması kısa paragraflara sığdırılamayacak bir roman Aylak Adam benim gözümde. Yıllar sonra Refik Durbaş’la konuşurken: ”Gerçi tefrika edilirse ayrıca bir para almayacaktım. Tefrika edilecek bir roman değil, diye düşünmüşler galiba. Ama tefrikanın başına 3-4 gün sonra bir özet koyarlar ya, işte onu hep merak etmişimdir.”  der.

         AYLAK ADAM

         “Yalnızlık insan duygusunun en derindeki gerçeğidir. Yalnız olduğunu bilen ve bir başkasını arayan tek varlık insandır… Yalnızlık duygusu hem bir ceza hem bir aramadır, bir sürgün cezası olduğu kadar sanki o sürgünden artık kurtulacağımızı duyuran bir durumdur. İnsan yaşamının tümü bu diyalektiğin etkisi altındadır.”                            

         Octavio Paz

         Bir romanın kapağını açtığınızda okuduğunuz o ilk cümle ile etkilenmeniz kolay bulunur bir nimet değildir. Romanın son sayfasına ulaştığınızda, kapağını kapatmadan okunan son cümlenin beyinlere yer etmesi de bir o kadar zor bulunur nimetlerdendir hakeza. Bir filmin sonunu hatırlayabiliyorsam o filmi hep sevmişimdir; aynısı kitaplar için de geçerli. Nadir elde edebildiğim bu fırsatı, hem ilk cümle hem de son cümlesini kitap hafızama kazıyabildiğim bir roman ile buldum: Aylak Adam.

         Bireylerinin yalnızlığı ile birlikte yalnızlaşan bir toplum,  arayışlarladolu bir kent, bulunması umudunu kaybetmek istemediği, her köşede aradığı “O kadın”, yanlış kapılarda, yanlış kalplerle geçen zamanlar; özünde olaylardan çok durumları, insan psikolojisinibarındıran bir romanın –Aylak Adam’ın- anahtar kelimeleri oluyor.

         Ruhsal bakımdan üç aşamadan (yalnızlık, kurtuluş umudu, hayal kırıklığı) geçerken, mevsimsel olarak dört farklı yalnızlığı bir kitapta yaşıyoruz bu bölümlerle. Mevsimler bittiğinde karşımızda olan karakterin durumu Sisifos’tan farklı değildir; tam buldu derken yitirilenler, kayayı tepeye çıkarmasıyla elinden kayıp giden Sisifos ve C.’yi ortak bir kaderde buluşturur.

         “Sanki onu tanıyormuşum, görsem bilecekmişim gibi bakıyordum geçenlere.”

         Bay C. ile kalabalıklardan uzaklaşmak, yalnızlığının sessiz dünyasına çağırdığı insanla bir hayat paylaşabilmek için bulanıklaşmış yüzlerdeki ayrıntılara davet eder bizi Atılgan. Rastlantısal karşılaşmalarla başlayan ikili ilişkiler o rastlantının boyunduruğunda, belli belirsiz bir iz sürerler; yolunu yitirenler sahneden çekilir, yeni rastlantısal kişiler gelir yerleşir okur hafızamıza.

         “Karıncalar bilmeden sever.”(s. 43)

         Lâkin aylak adamlığı babasına karşı bir duruş olarak seçen Bay C.’nin düşünmek için o kadar boş vakti vardır ki; kafasında belirlediği kıstaslara, geçmişten getirdiği düşüncelere, anne özlemine, teyzenin doldurduğu fakat sonradan ölümüyle yarım bıraktığı o boşluğa uyacak insanı sevmek ister. Aslında kendi gibi birini bulmak ister. Ama teyzesinin ölümüyle düşünerek sevmeye mahkûm edilmiş bir karakter vardır karşımızda. Geçmişi, hayatta yücelttiği ve aradığı o katıksız gerçek sevgi ile arasına bir duvar örmektedir.

         “İnsan geçmiş bir olayı kafasından kazıyıp attığını sanıyor. Değil. Tortuya benzer bir kalıntı var.” (s.80)

         Sürekli ertelenen duygular, düşünmeyi ertelediğimiz, sorgulamadığımız geçmişimiz; bir gün bizi uçurum kenarından farksız bir yere getiriyor, orada bırakıyor sanki. O noktaya ulaştıktan sonra yapacağımız şeyi seçmemiz ise hayatımızın kalanını belirliyor. Duyguların, geçmişin böylesine silahlandırdığı bir hayatta yalnızlık, anlaşılmazlık kaçınılmaz bir son, varış noktası oluyor.

         “İnsanlar her yerde böyleydiler. Kısasından isterlerdi. Hep aynı çamurdandılar; sevgiymiş, dostlukmuş; laftı.” (s. 132)

         “En yakınlarına bile siz diyenler tanırım. Üstelik onları sevdiklerini de söylerler. İnanılır mı onlara? Kibar görünme yapmacığı değil de nedir bu?” (s. 108)

         Bay C.’nin insanların yapmacıklığına olan inancı, günler geçip mevsimler değiştikçe azalmak yerine daha da artar. Her seferinde “Bu sefer buldum.” deyip bulduğunu sandığını, kalabalıklar içinde kaybetmesi ile insanlardan kendini uzaklaştırma isteğini dayanılmaz bir şekilde duymaktadır içinde. Terk edip gitmeleri, sorgusuz sualsiz bir insan hakkındaki hükümleri bu yapmacıklığa olan inançsızlığından gelmektedir.

         Okuyacak bunca güzel kitap varken, yazarak ne diye canımı sıkayım? Yazmak hasta ediyor beni. Keyfimi kaçırıyor, sinirlerimi bozuyor…” diyor Atılgan. İlk romanını yazmasının ardından geçen süreç boyunca ölümüne kadar bize bir tam bir de yarım roman bırakarak edebiyat dünyasından ayrılıyor. İnsan “Keşke daha çok yazsaydı da çözümlemelerine, tespitlerine biraz daha dâhil olabilseydik.” demekten kendini alamasa da elimizde var olan bu üç güzel romanı bir de öykü kitabıyla hiç bıkmadan bir hayatı paylaşabiliriz. 

http://issuu.com/selimbekta/docs/sayi3 3. sayı linki de burada.

Anonim asked: yol-tatil şarkıları önerir misin

Yol - tatil şarkılarını bilmem de şu sıralar dinlediklerimden üşenmediğim kadarını yazayım ben:

  1. http://www.youtube.com/watch?v=RvU8Nc-xBk0
  2. http://www.youtube.com/watch?v=PaUI6Tvd1sA
  3. http://www.youtube.com/watch?v=7mBfW-CdgLE
  4. http://www.youtube.com/watch?v=gz3sal5agRA
  5. http://www.youtube.com/watch?v=df2K91QSqJE
  6. http://www.youtube.com/watch?v=Pfi1UQ_PKQI
  7. http://www.youtube.com/watch?v=1xIOSxEya9E
  8. http://www.youtube.com/watch?v=psP3X2u8h_s

Çok hareketli dinlemediğimden benim tatil şarkılarım da böyle oluyor. 

Hemingway - Paris Bir Şenliktir

"Söyle bana, bir insan başkalarını niye tersler?" diye sordum. 

Ford, “Efendi bir adam” diye açıkladı, “bir alçağı her zaman tersler.” 

Konyaktan hızlı bir yudum aldım. 

“Ya bir edepsizi?” diye sordum. 

“Efendi birinin edepsizlerle işi olamaz.”

İşin peşini bırakmadım: “Demek ki dengin olan kişileri terslersin yalnızca?”

“Doğallıkla.”

"Öyleyse insan bir alçağa nasıl çatar?"

“Farkında olmadan; bazıları da zamanla alçaklaşır.”

Çok başarılı sesi var yahu.

Bana kalırsa içinde yaşamış olduğum dünyanın da kendine göre bir hali vardı, her türlü insan bulunurdu orda; evet bazılarını hiç sevemedim, bazılarından ise hâlâ nefret ederim, ama anlamaya çalıştım hepsini de.

—Hemingway - Paris Bir Şenliktir